Paris ve Brüksel Günlüğümden Kısa Kısa...
20/2/2008 ·
Daha önce vermiş olduğum ansiklopedik bilgileri biraz araştırma sonucu birçok yerde bulabilirsiniz. Bu yazıdaki amacım kendi izlenimlerimle sizin fikir edinmenize yardımcı olmak.
1. gün : Meşhur Fransız soğan çorbası, somon ızgara, makarna, fondö chokalat yiyip beş yıldızlı rose şarap içtik. Fondö chokalata bayıldım. Top kek gibi küçük bir kek soğuk ama. İçinde sıcak çikolata sosu; ısırınca akıveriyor damaklarınıza. Kekin etrafında soğuk, beyaz çikolata sosu... Bu tadı anlatmak çok zor. Ama harika bir tat. Fransız soğan çorbası, normal bir çorba; iri iri doğranmış soğanlar suda kaynatılmış, içine kızarmış ekmek doğranmış, üzerine kaşar rendelenmiş.porselen kaselerde fırından çıkararak servis ediyorlar.
Otelin etrafında dolaştık biraz. Yemek yiyebileceğimiz yerler aradık. Ancak burada restaurantlar akşam yemeği için 19-20 gibi açılıyor. O saatten önce ya kapalılar ya da açık olsalar bile müşteri kabul etmiyorlar. Biz de yorgunluk ve bunca açlıkla o saati bekleyemeyeceğimizden cafe tarzı bir yerde karnımızı doyurduk hem de çok güzel.
2. gün : Sabah Seine nehri kenarında yürüyüşe başladık, irili ufaklı birçok köprüden geçtik; bunların en meşhuru Pont Neuf.
Dorsay müzesine gittik. Çok büyük ve ilgi çekici eserler vardı. Vangogh, Monet gibi ünlü ressamlarla Rodin gibi heykeltıraşların eserlerini gördük.
Concorde meydanını gün içinde birçok defa gezdik.
Opera alışveriş merkezine gittik. Çok büyük bir yer. Ayrıca noel üstü olduğundan çok kalabalık. Burada ağbimle farklı reyonlara bakmak için iki saatliğine ayrılıp buluştuk sonra beğendiklerimizi birbirimize gösterdik. Alışveriş merkezinin, dükkanların, mağazaların dış vitrinleri çok harika burada. Hareketli, müzikli oyuncaklarla süslü. Caddelerde insanlar durup vitrindeki oyuncakları izliyor, zaten izlenmeyecek gibi değil.
Akşam yemekte, önce yine soğan çorbası içtik. Ardından az pişmiş biftek (hala kanlıydı) ve et parçalı krep yedik. Ayrıca alışveriş merkezinin gıda bölümünden chese kek almıştık, çıkarıp onu da yedik.
Yemekten sonra Champs Elysees’te yürüdük. Bulvar kenarındaki ve orta refüjdeki ağaçlar renkli ışıklarla süslenmişti. Bulvar oldukça geniş ve uzun. Sonunda Arc de Triomphe var. Diğer başında da Concord Meydanındaki dönme dolap vardı. Arc de Triomphe’un içinden merdivenlerle en üstündeki terasa çıktık. Harika bir manzarası vardı. Caddelerin hepsi Arc de Triomphe merkez olmak üzere yıldız şeklinde birleşmiş. Bu yıldızın bir ucunda da Eiffel var. Karanlık çökünce zaten ışıklanıyor ama ayrıca saat başlarında hareketli ışıklarla yıldız yıldız ışıldıyor. Burası o kadar yüksek olmasına rağmen, buradan bakınca bile caddelerin genişliği, muntazam dizilişi belli oluyor. Harika bir Paris panoramasıydı. Kendimizi alamadık bu manzara karşısında. Gece, kapanırken en son terk eden biz olduk. Dönerken metroda, alışveriş merkezinden aldığımız renkli kurabiyeleri ve çikolataları yedik.
3. gün : Sabah önce Lüxembourg Bahçesine gittik. Kış olmasına rağmen bahçe yine de süperdi. İçerisinde irili ufaklı, ortada ya da saklı bir sürü heykel var. Her an ağaçların arkasına saklanmış bir heykelle karşılaşabilir insan. Hem çok harika bir yer hem de çok büyük.
Daha sonra adalara geçtik. Saint Chapelle’e girmek için kuyrukta uzun bir süre bekledik ama buna değdi.
Palaise de Justice’e gittik.
İsmini hatırlayamadığım küçük bir kiliseye daha girdik. Burası Da Vinci’nin Şifre’sinde geçen ve “Melekle Savaş” resminin olduğu çok hoş bir kilise. Küçük ama etkileyici. Gerçekten sırlarla dolu gibi bir atmosferi var.
Bu kilisenin yakınında yine noel market denen ahşap büfelerden vardı. Enerji takviyesi olsun diye elbette ki Nutellalı krep yiyip sıcak şarap içtik. Her ikisi de harika, bayılıyorum bunlara.
Akşamüstü Notre Dame’ın etrafını gezdik. Kapanma saati yaklaştığından içeri girmedik. Çok heybetli görünüyor Notre Dame. Önüne de kocaman bir noel ağacı koymuşlar, ikisi süperdi.
Akşam, bir Japon restaurantına gittik. Gemi şeklinde bir servisle karışık sushi çeşitleri getirdiler. İlk etapta değişik bir tat, hoşuma gitti ama yemeye devam ettikçe içim bulandı. İçlerinden bir çeşidi çiğ balık olarak çok kokuyordu, sanırım bu bulantıda en çok o etkili oldu. Ardından karışık ızgara siparişi verdik de karnımızı doyurduk. Gerçi ağbim sushiye alışık ve seviyor onları da ama benim ilk deneyimimdi. Ya alışık olmadığımdan zevk alamadım ya da demek ki ben sushi sevmiyormuşum.
Ayrıca Conciergerie’ye de gittik bugün.
4. gün : Sabahtan köprüleri, Seine nehri kenarını gezip Notre Dame’a gittik. Şimdiye kadar beni en çok etkileyen burası oldu. Çok ihtişamlı. Acayip hissediyor insan kendini. Merdivenlerle kat kat teraslara çıkılıyor. En üste varınca harika bir manzarayla karşılaştık, Seine nehri, Eiffel vb hepsi minyatür sanki. Terastan aşağı doğru bakan yüzlerce heykel başı var. Son katlardan birinde çanın olduğu bölüme giriliyor; kocaman bir çan ahşap kalaslar arasında. Ve onca hikayenin üstüne çok etkileyici bir ortam.
Oradan Latin mahallesine gittik. Üniversite burada ve doğaldır ki öğrenci mahallesi daha çok.
Öğlen ayaküstü ufacık bir fırın gibi bir büfe-dükkan gibi bir yerde Fransız peynirli ve sosisli pizza yedik. Sonra üstüne bir de olmazsa olmazımız nutellalı krepten aldık.
Birkaç kilise daha gezdik. Sokaklar başlı başına gezi alanı zaten. Dükkanlar hep sanatsal çalışmalarla dolu; tablolar, heykeller vb… Her yerden müzik sesleri yükseliyor ama gerçek müzik, çıstak çıstak pop filan değil, klasik ve sanatsal müzikler. Bunları görünce Fransız sanatçıların dünyada çok olmasına ya da bizim dünyaca ünlü sanatçılarımız olmamasına şaşmıyor insan. Orada sokakta yürürken bile sanatla iç içe insanlar. Kültürü almak için özel bir çaba sarf etmiyorlar, içine doğuyorlar kültürün.
Akşam yemeğini abur cuburla geçiştirdik. Otele gelince fotoğraf makinelerimizdeki fotoğraflara baktık. Yarın Belçika’nın başkenti Brüksel’e gideceğiz.
5. gün : Sabah 08.30 hızlı treniyle Brüksel’e geldik. Saat 10.00’da Brüksel’deydik. İstasyondan çıkıp şehre ilk girdiğimizde hiç iç açıcı görünmedi. Ancak bu kısmı geçince ondan sonra gördüklerimizle bakışımız değişti. Harika yerler; tarih kokan, iç içe, samimi insanlar, sokaklar…
Önce flea market denen, bizim ikinci el pazarlarına, bit pazarlarına benzer, meydana serilmiş bir pazarı gezdik. Ben böyle bir yer-alışveriş daha önce hiç görmemiştim. Tamamen şahsi eşyalarını, fotoğraflarını bile satışa çıkarmış insanlar. Takımdan sadece bir tane kalmış tabaklar, bardaklar; kalemlerle yüzleri boyanmış, saçları yolunmuş bebekler; minderleri parçalanmış koltuklar… Sanki insanlar çöpe atmadan önce buraya getirip şanslarını deniyorlar. Elbette hepsi bu kadar kötü durumda değildi ama yine de para verip de alınmaya değer pek bir şey yoktu.
Notre Dame benzeri küçük birkaç kilise gezdik.
Güzel bir park vardı. Etrafındaki demir çitin üstünde hepsi birbirinden farklı heykeller sıralanmıştı.
Belçika çikolatasının meşhur olması boşa değilmiş. Birçok çikolata dükkanı var hem de birkaç katlı dükkanlar. Sadece şekil itibariyle bile yüzlerce değişik şekil ve renklerde çikolatalar var hepsinde. Hepsinin tasarımı birbirinden farklı ve insan onların çikolata olduğuna, yenilebileceğine inanamıyor. Ama elbette biz de aldık ve kıyamasak da yedik. Dükkanlarda çikolataların fotoğraflarını çekmeye izin vermiyorlar, tasarımları çalınmasın diye herhalde. Dünyaca ünlü heykelleri, tabloları bile çektik ama o çikolataların fotoğrafını çekemedik. Alıp banka oturup yerken çektik anca.
Öğlen yemeğimizi bir İtalyan restaurantında yedik. İtalyan mantısı olan ravioli ve truffle yiyip kırmızı şarap içtik.
Manken Biss denen, işeyen çocuk heykelini gördük. Onun etrafında da çikolata dükkanları vardı, kat kat şelalelerden akan çikolatalar… Oradayken de çilekli, muzlu, krem şantili, sıcak çikolatalı waffle yedik.
Adliye binasını gezdik, yine devasa ve sanatsaldı. Grafitili binaları bulmak için sokaklarda gezdik. Burada evlerin çatıları çok değişik ve özgün; basamaklı üçgen şeklinde çatılar. Oyuncak ev gibi sevimli görünüyor bu sayede evler. Sokaklar cıvıl cıvıl. Hele akşam meydana çıktık, harikaydı orası. Müzikle aynı tempoda renkli ve desenli ışıklar meydandaki tarihi binaya yansıtıldı. Meydanın göbeğine de kocaman bir çam ağacı kurulmuş, onun ışıkları da uyum içindeydi. İnsanlar kol kola dans ediyor, şarkılara yüksek sesle eşlik ediyorlardı. Harika bir atmosferdi… Meydanın hemen arka sokaklarına noel marketler kurulmuş. Biz de oralardan bol bol yiyecek alışverişi yaptık. Eve götürmek için özel ev yapımı değişik birkaç salam aldık. Acıkan karnımızı doyurmak için sosisli sandviç yedik. Tatlı niyetine kızartılıp üzerine pudra şekeri serpilip rom sıkılmış hamur toplarından aldık hem de iki kez. Elbette ki bol bol sıcak şarap içtik.
Şimdi saat 21.20 ve Paris’e dönmek üzere hızlı trene bindik, hareket etmeyi bekliyoruz. Bugün çok eğlenceli bir gündü. Sabah ilk anda, “Paris bambaşka, çok güzel; Brüksel’in pek bir özelliği yok.” diyordum ama şimdi de Paris’e dönmek istemiyoruz.
6. gün : Montparnas mahallesine gittik. Asıl aradığımız içinde kurukafalar bulunan bir müzeydi ancak orası birkaç aylığına kapatılmış. Ünlü yazarların vb mezarlarının olduğu mezarlığı gezdik. Neredeyse her mezarda sanatsal bir heykel var. Yeşilliğin arasında rengarenk bakımlı çiçekler var.
Öğlen, yaşlı bir çiftin işlettiği bir restaurantta pirzola tipi bir yemek yiyip kırmızı şarabımızı içtik.
Napolyon’un anıt mezarı ve savaş müzesi olan İnvalides’e gittik. Güzel ve çok büyüktü.
Akşamüstü, Eiffel’in bulunduğu alana gittik ancak hava kararıyor ve sis basıyordu o yüzden Eiffel’e çıkamadık, dört bir yandan izledik Eiffel’i. her saat başı hareketli yanıp sönen ışıklarıyla daha da çok aydınlanıyor Eiffel ve bir oyuncak gibi oluyor. Bu aydınlanmayı sadece o akşam dört kez yaşadık, bu da orada ne kadar uzun süre kaldığımızı gösterir. Hava çok soğuk olmasına rağmen buradan ayrılmak istemedik, izlemeye doyamadık Eiffel’i.
Eiffel’e yakın bir müzeye girdik. Bu müzede önemli heykellerin aynı ebatta vb birebir kopyaları bulunuyordu. O devasa yapılarda gözümüzden kaçan ayrıntıların birçoğunu gördük bu sayede.
Akşam, bir Hint restaurantına gittik. Tereyağlı tavuk, ıspanak püresi, nohut, fasulye, yoğurtlu bir meze tipi bulunan karışık bir servis aldık. Kokonatlı dondurma ile bizim kemal paşa tatlısına benzer bir tatlı yedik. Genel olarak bizim yemek kültürüne benziyor ama daha çok doğu tarafına, acılı çünkü yemekleri.
7. gün : Sabah ilk işimiz, dün akşam tavaf ettiğimiz Eiffel’e çıkmak oldu. Yine sıra vardı ama hızlı ilerledi. Üç ayrı kata çıkılabiliyor, ona göre bilet alınıyor. Biz en üst kata kadar çıktık tabii. Asansör sadece cam kabin olduğundan çıkarken de dışarıyı görüyor ve ürküyor insan, sadece demir var zaten. Aşağıya bakınca insanlar, kelimenin tam anlamıyla, karınca gibi görünüyor. Genel manzara elbette ki harika; o kadar yüksek ki bütün Paris ayaklarımızın altında. Hava çok soğuk olduğundan durabildiğimiz kadar durduk dışarıda ama yine de çok duramadık. Asansörün durduğu katlarda kulenin içinde hediyelik eşya dükkanları, cafe-fastfoodçular vb var. Kibrit çöplerinden yapılı gibi duran kulenin demir iskeletleri kalın ve geniş, vidalar kocaman…
Öğlen yemeği saatini kaçırdık, bir restauranta oturduk, zenci bir şef garsonları vardı. Yine meşhur Fransız çorbalarından tavuk çorbası içtik, balık ve patates püresi yedik. Bu yemeği Montparnas’a gidip nutellalı krep ve sıcak şarapla taçlandırdık daha sonra.
Lale bahçesine gittik ama mevsimden ötürü lale yoktu tabii. Bahçe çok büyük ve bu alana yayılmış bir sürü heykel var.
Lale bahçesinin hemen yanı Louvre müzesi. Bu kadar meşhur olması boşuna değilmiş burasının da. Müzenin içindekiler bir yana binanın kendisi bir sanat harikası. Tavanlarında rengarenk resimler çizili, altın yaldızlı süslemeleri var, tavanlardan sarkan heykeller var. Gezerken daha çok tavanlara bakmaktan alamadım kendimi. Müze çok çok büyük. Bir kerede hakkını vererek tamamını gezmek imkansızdır sanırım. Yer yer dinlenmek için koltuklar yerleştirilmiş zaten salonların ortalarına. Tabloların renkleri capcanlı. Nasıl bir beceriyse bu, tablodaki kadının elbisesinin kadife olduğu, kaplanın tüylerinin ışıltısı, adamın yüzündeki umutsuzluk vb alenen anlaşılıyor. Heykellerdeki hareket, duygu hemen sana geçiveriyor. Mona Lisa tablosunu ve bence ondan çok daha güzel birçok tablo gördük. Müzenin her yerine Mona Lisa’ya giden yolu gösteren levhalar koymuşlar. Diğer eserlere haksızlık aslında bu. Ün yapmak bu demek, sanata da bulaşmış hem de. Mona Lisa’ya yaklaşılamıyor, iki metre kadar ilerden şerit çekilmiş, onu geçemiyoruz. Bundan başka, çerçeve camekan içine alınmış. Müzede bu durumda olan sadece Mona Lisa tablosuydu. Tahmin ettiğimizden daha küçükmüş ebatı. Bunun dışında bunca engel karşısında orijinal olmasının pek bir farkını hissedemedik. Ayrıca herkes burada toplandığından çok da kalabalıktı, zaten görünmüyordu. Diğer tablolar değişikti hep. Ama genelde çok büyüklerdi ve renkleri çok canlıydı. 4-
Müzeden çıkınca, girmeden de yaptığımız gibi, Montparnas’taki noel büfelerinden krep ve sıcak şarap aldık.
8. gün : Şimdi Saint Lazare durağına geldik, Montmarte’a gidiyoruz. Küçük bir kasaba-mahalle sanırım orası. Ve bugün son, rüya bitiyor, yarın gerçek hayata, İstanbul’a dönüyoruz. Sanki hiçbir hafta geçmiş gibi değil. Her gün kendi çapında bir hafta gibi aslında; sabah erkenden çıkıp gece 12 gibi anca otele dönüyoruz. Ama çok güzel olduğundan yine izafiyet teorisi işliyor. Az önce metroda bas viyolonsel, darbuka, gitar vb enstrümanlarıyla İspanyolca şarkılar söyledi bir grup. Güne böyle başlamak ne güzel.
Montmarte’ta bir restaurant-cafede öğle yemeğindeyiz. Yine Fransızların geleneksel çorbalarından olan balıklı ihtiras çorbasından içtik, çok güzeldi. Tavşan ve ördek siparişimiz de gelmek üzere, tabii yanında kırmızı şarabımız var. Bunları yedikten sonra dışarıdaki noel marketlere gidip krep ve sıcak şarap alacağız tabi yer kalırsa bunca yemekten.
Burası ufak ve şirin bir kasaba. Evlerin arasında kalmış iki tane değirmen gördük. Paris’in yüksek bir tepesi burası.
Evler çok şirin, lego gibi, içinde yaşandığını aklı almıyor insanın. Hatta evin birine giren kadınla çocuğunu görünce şaşırdım cidden, anahtarını çıkarıp kapıyı açtılar, inanamadım.
Amelie filmi buradaki cafelerden birinde çekilmiş ama denk gelip de göremedik orayı.
Tavşanla ördek harikaydı bu arada. Biri az bir farkla diğerinden daha güzeldi ama sürekli hangisinin tavşan hangisinin ördek olduğunu karıştırdığımızdan hangisi daha güzeldi bilemiyorum.
Sacre Coure var en tepede; bembeyaz ve kubbeli mimarisiyle camiyi anımsatıyor.
Oyuncak tren gibi turist trenleri var, sokakları onlarla gezdiriyorlar. Ama biz kendimiz gezmeyi tercih ettik.
Ressamlar bir meydanda toplanmış portre vb çiziyorlar aynı filmlerdeki gibi. Ama bu civar sırf turistik gibi. Birçok hediyelik dükkanı var ve çok pahalı. Ağbimin minik müzik kutusunu çalarken kendinden geçtiği yer de burası.
Gün batımında Sacre Coure’un önündeki alandan Paris’i izlemek, kızıl gökyüzüne uzanan Eiffel’i görmek günün en güzel anlarındandı.
Montmarte, eski kabera bölgesiymiş. Moulin Rouge’u gördük. Onun civarında da bir sürü sex shop vardı.
Paris denince akla ilk gelenlerden biri cafeler. Yemek yemek için hep oturduk bu restaurant-cafe karışımı yerlere ama hep gördüğümüz özel nescafelerden alıp keyf yapmak için hiç oturmamıştık. Gitmeden son akşamımızda özel olarak cafeye oturup özel nescafelerden içtik, dinlendik, bu güzel tatilin kritiğini yaptık belki de kendi içimizde.
Sokaklarda gezdik. Bunca gün boyunca hangi ara sokağa girsek her yer düzenli, kutu gibi binalar, eski tarihi yapılar… O kadar gezmemize rağmen izbe bir sokak arası, bakımsız bir yer hiç göremedik. Merkez diye bir şey yok Paris’te her yer merkez.
O akşam da sokak aralarında gezerken kapısı aralık bir kiliseden gelen müzik çekti bizi. Orkestra, opera; sessizlik ve harika bir akustik. Süper bir his. Orkestra şefinin hareketleri ne kadar estetik, uçuverecekmiş gibi. Müzikle aynı anda hareketler, izlemeye doyamıyorum. Paris’te sanata kayıtsız kalmak imkansız. Meğer operayı da severmişim heykelleri de… Müzik harika. Kilisedeki ortam harika. Çıt çıkarmadan dinleyen, bütün sandalyeleri doldurmuş insanlar… Yapı zaten harika. İnsan büyülü bir atmosferde hissediyor kendini.
Kiliseden çıkıp son gecemizde gezmeye devam ettik. Opera bölgesindeki dükkanların vitrinlerine baktık. Vitrinler, çizgi film gibi eğlenceli.
Ağbimin aldığı Paris kitaplarında gördüğümüz ve “Mutlaka görmeliyiz” dediğimiz “Listening” heykelini hala görmediğimizin farkına varıp gece yarısına doğru onu aramaya başladık ve bulduk. Kitapta gördüğümüz gibi güzelmiş gerçekten. Çok sevdik biz bu heykeli.
9. gün : Sabah, valizlerimizi toplayıp taksiye binip havaalanına gittik. Orada bizi bir sürpriz bekliyormuş. Valizlerimizin ağırlığı fazla olduğundan 600 euro kadar ödememizi istediler. Normalde daha önceleri ağbim hep daha ağır valizlerle gelmişti Kanada’dan ve bu şekilde para ödememişti. Avrupa’ya has bir uygulama bu belki de. Benim valizi boşalttık, içine götürmesek de olabilecek eşyalarımızı koyduk; ağbimin babama getirdiği montlar, kazaklar, gömlekler, Paris’ten topladığım broşürler… Hepsini valize doldurup atmaya götürdü ağbim, ihiyacı olan bir adam istemiş, atmayıp ona vermiş ağbim de. Buna rağmen yine 13 kilo fazlalığımız kalmış, o kadar da sırt çantalarımıza aldık ağırlık yapan eşyaları, kabanları üst üste giyip üzerimizde geçirdik ama fazla gelen 13 kilo için 260 euro ödedik yine de. Hem malımızdan hem paramızdan olduk, 260 euro havaya para verdik. Epey moralimizi bozdu bu olay.
12.25’te uçağa bindik, 16.45’te İstanbul’a indik.
Fransa’da herkes, her yerde, hiç çekinmeden, en şık ortamlarda dahi, tüm gücüyle ve sesiyle sümkürüyor. Alışık olmadığım için ben bu durumdan rahatsız oldum tabii.
Ayrıca Parisle ilgili başka bir ayrıntı : Burada insanlar çok bisiklet kullanıyor. Sokaklarda bisiklet durakları var. 1 euro atıp kilidi söküyor ve kullanıyorsun. İşin bitince herhangi başka bir durağa park edip parayı geri alabiliyorsun. Genç-yaşlı, kadın-erkek herkes ya bisikletle ya da mobilet tarzı basit motorlarla geziyor.
Bir de yine aynı şekilde herkes, her yerde bir şeyler okuyor; metroda, cafede, yolda, durakta…
Paris’in cafelerle özdeşleşmiş olması da boşa değil. Bütün Paris adım başı cafe. Hatta kalıplaşmış söz grubu vardır ya “her köşe başı” diye, bunu mecazdan sıyırıp tamamen gerçek anlamda şöyle bir ifadeyle kullanabiliriz: “Paris’te her köşe başında cafeler var mutlaka.”
Ayrıntılı turistik bilgiler arıyorsanız, ilerleyen sayfalarda bulacaksınız…







